10 05 2010

Bâkî'nin Bir Gazelinin Şerhi

Gazel:
Mefâ'îlün Mefâ'îlün Mefâ'îlün Mefâ'îlün

1. Nedür bu handeler bu işveler bu nâz u istiğna
    Nedür bu cilveler bu şîveler bu kâmet-i bâlâ

"Bu gülüşler, bu işveler, bu naz ve umursamazlık nedir? Bu kırıtmalar, bu edalar, bu uzun boy nedir?"

işve (a): Güzellerin naz ve edası.
şîve (f): Naz, eda, kırıtma; usul, kanun.
cilve (a): Görünme, kırıtma, naz, işve.
tevellî: Tann'nın zatının eşya ve yaratıklarında görünmesi; kader.

Beyitte çok şey söyler göründüğü halde Bâkî, sürekli aynı anlama gelen kelimeleri kullanarak yalnızca sevgilisinin naz ve edasının ne kadar çok olduğunu söylemek istemiş.

"Nedir?" sorusuyla istifham sanatı yapılmış. "Ne", "mi" soru ekiyle ve bir cevap almak üzere sorulan sorulara istifham-ı âdî denir ve sanat sayılmaz. Soru olumsuz şekliyle sorulursa istifham-ı inkârı adını alır. Başka dillerde kullanılan ve Türkçe'de Farsça'nın etkisiyle "mi" edatı kullanılmadan sorulan sorulara istifham-ı tavrî denir. Cevap beklemeden ve aslında cevabı belli olan sorularla söylenilmek istenen anlamı daha güzel ve güçlü söylemek amacıyla istifham sanatı yapılır. "Hastaya çorba sorulur mu? Âşık hiç sevgiliye canını vermez mi?" gibi.

Bâkî, beyitte "nedir?" sorusuyla "ne kadar güzel değil mi?" demek istemiş. Bununla da gülüşlerin, nazların, işve ve cilvelerin çok güzel olduğunu söylemek istiyor. Şair, böylece bildiği bir şeyi bilmezlikten gelerek ve cevap beklemeden sorarsa buna tecvahül-i ârifâne san'atı denir. İstifham ve tecahül birbirine çok yakın sanatlardır. Ufak bir ayrılığı, tecahülde ayrıca bir maksat aranmasıdır.

Beyitte "nedir?" ve "bu" kelimelerinin tekrarı ile de tekrîr san'atı yapılmış. Tekrîr anlamlı ve ahenkli olursa ve hoşa giderse hüsn-i tekrîr, anlamı zayıf olur, ahenge bir katkısı olmaz ve okuyucuya usanç verirse bun da kesret-i tekrar denir. Bu gereksiz bir tekrardır ve edebiyatta makbul sayılmaz.

2. Nedür bu ârız u hatt u nedür bu çeşm ü ebrûlar
    Nedür bu hâl-ı hindûlar nedür bu habbe-i sevdâ

"Bu yanak ve üzerindeki tüyler, bu gözler, bu kaşlar nedir? Bu Hindli benler, bu kara tane nedir?"

hindû (f): Hindli, kara, Zuhal gezegeni. Hintliler esmer olduklarından hindû, kara anlamında kullanılır. Zuhal gezegeni nahs-ı ekberdir. Bu gezegenin etkisinde doğanlar ahmak, câhil, cimri ve yalancı olurlar. Zuhal kara renge hâkimdir. Bu yüzden Zuhal ve hindû çok zaman birlikte kullanılır.

habbe (a): Yuvarlak dane.
habbe-i hadrâ: Çitlembik.
habbe-i sevdâ, habbetü's-sevdâ: Çörek otu, karabiber; gönül içindeki siyah nokta.
sevda (a) (esved müennesi): Çok kara.
sevda (a): Aşk, aşk hastalığı, melankoli.

İstifham ve tekrîr sanatları bu beyitte de sürdürülüyor.

Arız dışında beyitteki bütün sözler; hat, çeşm, ebru, hâl, hab­be-i sevda hep karadır. Karalık üzerine bir tenasüp yapılmış.

Sevda, kara ve aşk anlamlarında tevriyeli kullanılmış. Eskiden kalbin içinde gönül, gönlün içinde bir siyah nokta, süveyda olduğu düşünülürdü. Buna habbetü'1-kalb, habbetü'ş-sevdâ, esvedü'1-kalb, esvedü's-sevdâ denmiştir. Tanrı aşkını anlayan, aşkın tecellî ettiği nokta budur.

3. Nedür bu pîç pîç ü çîn çîn ü ham be-ham kâkül
    Nedür bu turralar bu halka halka zülf-i müşk-âsâ

"Bu kıvrım kıvrım, büklüm büklüm, bu kıvır kıvır kâkül nedir? Bu turralar, bu misk kokulu halka halka zülüfler nedir?"

kâkül (f): Alna dökülen halka halka saç, perçem.
turra (f): Alna dökülen halka halka saç.
zülf (f): Saç; yüzün iki yanında şakaklara dökülen saç, zülüf.
gîsû (f): Omuza dökülen saç.
gîsû-dâr: Saçlı. Gîsûdâr İbrahim Efendi: Saçlı İbrahim Ef. XVII. yüzyılda tanınmış bir Halvetî şeyhidir. Kuyruklu yıldızlara da gîsûdar denir.

Beyitte sevgilinin alnına ve şakaklara dökülen kıvrım kıvrım saçı anlatılıyor. İlk beyitte olduğu gibi, yine çok şey söylenmiş görünerek yalnız saçın kıvrım kıvrım olduğu söylenmiş. Ayrıca saçın misk kokulu olduğu da belirtilmiş. Sevgilinin saçı daima misk kokar.

Beyitte istifham ve tekrîr sanatları sürdürülüyor.

Ayrıca beyitte müşg kelimesi kullanıldığına göre çîn (^kıvrım) kelimesinin Çin ülkesi anlamına geldiği de hatırlatılıyor. Bu halde pîç, çîn, ham, kakül, turra, halka, zülf kelimeleriyle kıvrımlılık bakımından Tenâsüp yapılmış. Çîn kelimesinin tevriyeli kullanılmasıyla ülke anlamıyla, müşg kelimesiyle ilgi kurulmuş. Müşk Çin'den çıkar.

4. Miyânun rişte-i cân mı gümüş âyine mi sînen
    Benâgûşunla mengûşun gül ile jâledür gûyâ   

"Belin can ipliği mi Göğsün gümüşten ayna mü Sanki kulağının memesi gül, küpen de gülün üzerindeki çiğ tanesidir."

rişte (f): İplik, tire; sıra, dizi; erişte denilen makarna. rişte-i cân: Can ipliği.
silk (a): İplik; değerli taş ve inci dizilen iplik; sıra, dizi; yol, meslek.
benâgûş (f) (bunâgûş, binâgûş): Kulak tozu, kulak memesi.
mengûş (f): Küpe. Gûş-vâr, gûş-vâre de küpe anlamındadır.

Beyit benzetmeler üzerine kurulmuştur: Sevgilinin beli can ipliğine, göğsü gümüş aynaya, kulak memesi güle ve kulağındaki küpesi de çiğ danesine teşbih edilmiş. Sevgilinin dudağı ve belinin çok ince, hayal gibi olduğu düşünülmüş ve bütün şairlerce ipliğe ve kıla benzetilmiştir. Göğsün beyazlığı ve saflığı yüzünden ayna olduğu mazmunu çok kullanılmıştır. Beyitte ayrıca kulak memesi, pembeliğinden dolayı güle, inci küpesi de çiğ danesine teşbih edilmiş. Çiğ donmuş su damlasıdır. İncinin de donmuş bir su damlası olduğu düşünülür.

Bâkî, eskiden beri görülen bu mazmunları sıralarken, ikinci mısrâda tersine çevirerek kullanmış. Önceleri hep gül bahçesindeki gül kulağa, çiğ danesi de inciye benzetilmiştir. Bâkî, eski mazmunları ters yönde çevirerek bir yenilik yapmış, daha sonra XVIII. yüzyılda bu tür değişiklikler çok yapılmıştır.

5. Vefâ ummaz cefâdan yüz çevirmez Bâkî âşıkdır
    Niyâz etmek ana cânâ yaraşur sana istiğnâ

"Ey sevgili! Bâkî âşıktır; senden vefa ummaz cefadan da yüz çevirmez. Yalvarıp yakarmak ona, sana da umursamazlık yaraşır."

vefâ (a): Sözünde durma, verdiği sözü yerine getirme, aşkta sadık olma.
istiğnâ (a) (gınâ'dan): İhtiyaçsızlık; tokgözlülük; ağırdan alma, nazlanma.

Aşık olanın sevgili cefasından yakınıp ondan yüz çevirmemesi olağandır. Sevgilide vefa olmaz. Sevgili vefasızdır, zalimdir. Bütün şairler sevgiliyi böyle anlar. Sevgililer müstağnîdir. Âşığın yanıp yakıldığını bildikleri halde bilmezlikten gelir; tegâfül gösterirler. Gerçek aşıkların da durmadan yalvarmaları olağandır. Âşık yalvarır sevgili ise yüz vermez. Bu aşkın ezeli kaidesidir; yani alışılan ve yaraşan, şiirde kullanılan da budur.

2218
0
0
Yorum Yaz